13 Nisan 2026

İmkansız Coğrafyalar



     Son zamanlarda okumuş olduğum ve beni gerçekten derinden etkilemeyi başaran bir kitap oldu. Çok sevdiğim ve saydığım gazeteci olan Coşkun Aral'ın kaleminden, tam anlamıyla imkansız coğrafyaları bu kitapta çok daha net görebilmekteyiz.

    Çocukluğumda büyük bir Indiana Jones hayranıydım. Cesur, araştırmacı, zeki, maceracı nitelikleri beni kendine o kadar çekiyordu ki hep Indiana Jones gibi birisi olmak istemişimdir. O dönemler Indiana Jones filmleri izleyip kendime bu evrende geçen hikayeler yazardım ve bu hikayeleri canlandırırdım, gerçekten oradaymışçasına oynardım. Karakterlerle konuşurdum, savaşırdım. Bu kurgularda kendimi herkesin de yapacağı gibi kahramanın yerine koyardım. Keşifler yapar, kötülerle savaşır ve çok önemli işler yapardım. Çocukluğumda yaptığım bu kurgulardan aldığım keyfi şu yaşımda hiçbir şeyden alamıyorum ne yazık ki. Neye elimi atsam keyif veremiyor. Ya zaman harcamanın saçma olacağını ya da sıkıcı olduğunu düşünüyorum çünkü bir çoğunda kendimi göremiyorum, empati yapamıyorum. Ama bazen öyle beklemediğim yerden bu keyfin kıvılcımını yaşıyorum ki soluğumu kesilip sonuna kadar tüketesim geliyor. İşte bu kitabı da bu şekilde tanımlayabilirim. 10 yaşında benim kahramanım Indiana Jones idi fakat bu yaşımda kendisi Coşkun Aral.

    Kitap benim için o kadar sürükleyici ve bilgilendirici ki tam aradığım eserler sıralaması yapıyor olursam bu kitabı ilk sıralara yerleştiririm. Beni çocuk gibi sevindirdi çünkü.

    Bu kitapta sizleri Ortadoğu'nun en karanlık taraflarını göreceksiniz. Liderlerin ve ülkelerin hangi düzenbazlıklarla neleri yapmaya çalıştıklarını çok daha iyi anlayacaksınız. Bu kaos ve tehlikenin tam ortasında bulunan Coşkun Aral'dan, hikayeyi onun gözünden tekrar yorumlayacaksınız. Bu denli kendini riske sokacak kadar macera tutkunu olan Coşkun Aral nasıl oldu da bu yaşına kadar hayatta kaldı diyeceksiniz kendinize durup durup. Her bir paragrafı altın değerinde olan bu kitabı okumanızı şiddetle önermekteyim değerli okurlar.

30 Mart 2026

Sinners



Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Michael B. Jordan, Hailee Steinfeld,  Wunmi Mosaku, Miles Caton, Delroy Lindo
Süre: 138 dakika
Yapım Tarihi: 17 Nisan 2025
Ülke: Amerika
IMBD: 7.5/10 

Benim Puanım: 2/10

    Selamlar değerli okuyucular. Bu yayınımda size Hollywood sinemasının nasıl ayaklar altına alındığını anlatacağım bu örnek film sayesinde. Rezil bir filmin nasıl insanların gözüne sokulduğunu göreceğiz elbette.

    Sizler de diğer bir çok insan gibi Amerika'nın manipülasyonu filmler ve diziler aracılığıyla yaptığını biliyorsunuzdur. Bunu eskiden çok da belli etmeyerek yaparlardı. Fakat artık görmekteyiz ki "Yeter ki biz mesajımızı verelim de kalite ne olursa olsun önemli değil" der olmuşlar. Bunun da en büyük ispatı bu filmdir.



    Öncelikle filmin aldığı ödülleri hatırlayalım:

  • En İyi Özgün Müzik (Skor)
  • En İyi Görüntü Yönetimi
  • En İyi Özgün Senaryo
  • En İyi Erkek Oyuncu (Michael B. Jordan)


    En iyi özgün müzik
    Benim özellikle en takıldığım konu bu
dalda verilen ödül idi. Ben delta blues hayranı olarak diğer çoğu insanın bu konuda çok fikri olmadığını düşünüyorum çünkü bu müzik türü 40lı yıllarda miadını tamamladı. Demode olduğu için de pek çok kişi tarafından dinlenmeyen konumunda bulunmakta.
    Bu tip müzikler genellikle pes tonlardaki gitar akor geçişleriyle ve araların slide hareketleriyle süslenerek yapılan ve buna şiirsel bir dille okunan müzisyenin derdini anlattığı vokal eşlik eden bir müzik tipidir. Müzik bu tarzda bir araç olarak kullanılır önemli olan vokalin anlattığı çarpıcı hikayedir. Müzikteki hikayenin önemli olmasından kaynaklı müzikteki riff'ler genellikle birbirine benzer. Bu müzik türünde o kadar çok şey denenmiştir ki artık özgün bir yapım görünmesi mümkün değildir. Filmdeki müziklerde de benim her zaman aşına olduğum Delta Blues ve klasik Amerikan country müziği vardı.
    Kısaca anlatmak gerekirse bu ödülü ortalama Serdar Ortaç şarkısı bile kazanır bu filmdeki müziklerin karşısında. En tepki gösterdiğim ödül buydu, bir film müziği teması haline getirmesi ödül alacağın anlamına gelmez!


    En iyi görüntü yönetimi
    Bir diğer saçmalık olarak nitelendirebileceğim ödül ise bu ödül oldu. Yani yapay zekadan bozma sahneler, kendini çok belli eden greenbox tekniği, rezalet ötesi ışıklandırma... daha ne anlatabilirim bilmiyorum. En iyi görüntü yönetimi ödülünü hak edecek kesinlikle hiçbir şey yapmamış bu film. Kesinlikle bu ödülü en hak etmeyen film. Bu filme bu ödülü vermek demek, akademi ödülleri geçmişindeki tüm filmlere hakaret etmek demek. 
    Bazı yorumları okudum ve insanlar kanlı kısımların, ve vampir içeren kısımların izleyiciye çok gerçekçi yansıtıldığını savunmuş. En kötü Tarantino filminde bile bu filmden daha iyi kanlı sahneler izlersiniz ve Tarantino bu dalda ödül bile almadı. Vampir içeren kısımlar ise bence Alacakaranlık filmi ile karşılaştırılabilecek kapasitede. Bu ödülün verilmiş olması tüm film geçmişine hakarettir ve bu sebepten ötürü Dolby Tiyatrosu ateşe verilmelidir! şaka şaka o kadar da ileri gitmeye gerek yok :)

    En İyi Özgün Senaryo
    Bu filmin "Özgün senaryoya sahip" fikri nereden geliyor hiç anlamış değilim. Eğer vampirler ile siyahileri harmanlayan bir film senaryosu yok diyorsanız "Abraham Lincoln: Vampir Avcısı" filmini hiç görmemişsiniz demektir. Bu filmi bu dalda aday yapanlar kesinlikle bu filmi duymamış olmalı. Bu film hiçbir akademi ödülü alamadı fakat kalite ve hikaye açısından bu filmi yerle bir eder sanırım. Yani diğer adaylar da özgün senaryo ödülünü almayı hak etmiyor hiç vermeyin şu ödülü yahu. Açıklama yapın "Hiçbir film en iyi özgün senaryo kategorisine uygun bulunmamıştır." diye. Bu ödülü ille de vermek istiyorsanız bir senede yüzlerce film çekiliyor. İlle de sizin empoze etmeye çalıştığınız konuda diye de yapmayın bu işi.

    En İyi Erkek Oyuncu
    Oyuncunun bu ödülü aldığını gördüğümde içten bir kahkaha patlattım. Çünkü değerli arkadaşlar bu aktörün bu ödülü almış olması demek Polat Alemdar karakterini canlandıran Necati Şaşmaz'ın 10 yıl boyunca En İyi Erkek Oyuncu oscar ödülünü alması gerekirdi. Madem ödülü bu standarda göre belirliyordunuz Necati Şaşmazın hakkını yediniz. Şaka gibi bir ödül gerçekten de. Yani hangi ödüle baksam o ödül daha beter görünüyor. Meğer ki Akademi bir en iyi filmleri seçen organizasyondansa mesajını vermeye çalışan bir fabrikaya dönüşmüş.




SONUÇ:
    Değerli okuyucular eğer içimdekinin bir nefret olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kesinlikle objektif olmaya çalışarak yaptım yorumlarımı. Bu filmin bu ödül töreninde adının geçmiş olmasını diğer tüm filmlere yapılmış bir hakaret olarak görmekteyim. Bu sektörün en kuvvetli temsilcisi olan Hollywood bize artık "Biz buyuz ve gücümüzü kullanıyor" diye haykırdığını görmemek işten bile değil. Amerika dünya politikasında nasılsa film konusunda da aynı. Ben zaten Akademi ödüllerini takip etmeyi çoktan bıraktım. Amerika sineması artık bir fastfood ve inanın bana çürük bir fastfood.
    Umuyorum ki bundan bir ders alınır ve bu tür ödüllerin dağıtımının durdurulması konusunda bazı insanlar ipi eline alır. Aksi takdirde her geçen yıl daha korkunç ödüller ile karşı karşıya kalacağız...

Fikirlerinizi yorumlarda belirtmeniz beni çok mutlu edecektir, esen kalın...

18 Ağustos 2025

The Unlikely Pilgrimage of Harold Fry



Yönetmen: Hettie Macdonald
Oyuncular: Jim Broadbent, Penelope Wilton, 
Süre: 118 dakika 
Yapım Tarihi: 28 Nisan 2023
Ülke: Birleşik Krallık
IMBD: 6.8/10 
Benim Puanım: 6/10

    Evet değerli okurlar yılın ilk film incelemesi ile karşınızdayım. Blogun geçmişine baktığımda son film incelemesini 3 sene evvel yapmışım. Bundan bir önceki yayınımda da bahsettiğim gibi artık daha fazla film izleyip izlediğim filmleri sizlerle paylaşacağım. İzleyeceğim filmler dünyanın en beğenilen filmleri olmayacak elbette.
    Filmimiz, yaşını almış bir amcamızın bir olay üzerine yola çıkmasını ve yolda yaşadıklarını konu alıyor. Bu yolda Harold abimiz hem kendisini hem de geçmişini kabulleniyor. Yıllardır kabullenemeyip ama aynı zamanda da kabul etmek için harekete geçmediği şeylerin savaşını vermekte.




    Harold, naif ve bir o kadar da utangaç bir kişiliğe sahip. Karşılaştığı herkese sevecenlikle yaklaşıp aslında toplumun her zaman kabul edebileceği bir kişi konumunda bulunuyor.  Yaşadıkları gözler önüne serildiği vakit hatalarının bir çoğuna sebep olan belki de karakterinin bu şekilde oluşudur dedirtiyor izleyiciye. 

    İzleyenler de kendisini Harold'ın yerine koyuyor tabii. Çünkü o kadar incelikle yazılmış ki karakter, empati yapmanız o kadar da zor olmuyor. Bu yolculuk sırasında siz de Harold ile yolculuk ediyorsunuz. Zaten yolculuğu sırasında kendine yeni arkadaşlar ediniyor ve o insanlarla birlikte yolculuğunun bir kısmına devam ediyor, işte izleyici de o insanlardan biri haline geliyor.



Demem o ki sizlere hayatın aynı anda hem basit hem de karmaşık olduğunu göstermeyi başarmış olan bu film, izlemeye değer bir film.



11 Ağustos 2025

Hayatın Anahtarını Aramak

 



Ayda ve hatta yılda bir yapmış olduğum bu "Post" işine her seferinde sıklıkla devam edeceğimi tekrar ediyorum kendi kendime. Fakat ne yazık ki istikrarım, kudretimin önüne taşı koyuyor ve takılıyorum. Yerden kalktığımda aradan aylar geçmiş oluyor ve bir "Post" daha yazayım diyorum. Bu yazıya başlamadan evvel de aslında kendime telkinde bulunuyordum. İçeriklerimi çok kişi takip etmiyor fakat, yazmak çok daha değerli bir şey. Bir takım şeyleri kayıt altına almak kişiyi zamanda ölümsüz hale getiriyor. Ben de bu sefer daha kararlı olacağını düşündüğüm bir şekilde yazılarımı yazmaya karar verdim. 

Nasıl mı? Şöyle: Son birkaç yıldır hayatım tamamen para kazanmak üzerine kuruldu, çünkü "para lazım" dı. bu süreçte evlendim, arabamı aldım ve düzenli bir hayata geçiş yaptım. Ardından fark ettim ki artık ne bir film izler ne de bir kitap okur olmuştum. Daha genç yaşlarımı da bildiğim ve halen o yaşlarda hissettiğim için yavaştan dehşete kapılmaya başladım. Bu durumun benliğimi bir sigara gibi yavaş yavaş yok ettiğini fark ettim. Bunu aslında daha önceden de fark etmiştim ama sohbet arasında fütursuzca söylenen cümleler gibi irdelemeye gerek duymadan fark etmiştim. Artık farkındayım ve bir şeyler yapmam gerektiğini biliyorum çünkü otuz yaşına geldim. Bu yazıyı okuyan sizler de lütfen gençliğinizde ve şimdiki hayatınızdaki farkları inceleyin. Kaç yaşında hissettiğiniz kişiyle birlikte inceleyin. Halen genç iseniz bunu çok erkenden fark etmeniz dileğiyle.

Bu yazıyı hem sizler hem de kendim için yazmaktayım. Dolayısıyla bir sonraki yayınlarımda neler paylaşacağımı belirtmek isterim:

Artık hiç denecek kadar film izlediğim için, popüler olmayan fakat altın değerlinde olan filmlerden, oyunlardan bahsedeceğim sizlere. Yeri geldiği zaman okuduğum kitaplardan bahsedeceğim. Eminim ki okurlarım benden çok kitap okuduğu için onları sıkıcı gelecektir benim kitaplarla ilgili yapacağım yorumlar o sebepten pek sık kitap yayını yapmayacağım. Ayrıca şundan da emin olun ki yazacağım hiçbir yazıyı üşengeçlik yapıp GPT gibi yapay zekalara yazdırmayacağım.


Bakalım ne kadar başarılı olacağım ve sizleri ne kadar etkileyebileceğim bu yolda. Umarım hepimiz hayatın anahtarını bulup kendimizi en mutlu şekilde hissedebileceğimiz yarınlara açılan o kapıyı aralayıp açabiliriz.

10 Ocak 2023

İnsanın Elinden Kayan Yaşamı

     Selamlar değerli okurlar. Buralara uğramayalı yaklaşık bir yıl oldu. Keyifle yazdığım blogum, iş hayatıma yoğunlaşmamla birlikte diğer keyifle yaptığım aktiviteler ile birlikte bir sandığa kapatıldı adeta. Yaklaşık bir yıldır ne kitap okuyabiliyorum ne de film izleyebiliyorum. Ara ara da beni rahatsız etmiyor değil bu durum fakat önüne geçemediğim bir akıntı gibi aydınlık tarafa ulaşmam engelleniyor bir şekilde. Belki de Momentos mahlaslı blog yazarı bana podcast'inde yer ayırmasa buralara uğrayacağım yoktu. Unutmuştum bile bir blogum olduğunu, geçen gün tesadüfen denk geldim de açtım blog kontrol panelini. Yanlışlıkla açmışken bir hareketlilik var mı diye bakınıp momentosun yorumunu gördüm. Yorumda momentos podcast'inde blogumu tanıtacağını söylemişti. Mutlu olmuştum ve eskisi gibi blog yazma hissine kapılmıştım. Ancak bu his çok uzun sürmedi açıkçası tekrardan unuttum kenarda yapayalnız bekleyen bir blogum olduğunu. İşte bugün tekrardan hatırladım bir blogum olduğunu ve bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Açtım yeni başlık sayfasını ve şu anda burada okuduğunuz satırları yazıyorum. Biliyorum başlık epey iç karartıcı fakat yazdıklarımda o kadar da karanlığa sürükleyecek bir temayı benimsemeyeceğim.

    Hayatı pek de irdelemeden yaşıyoruz. Yapmak istediklerimizin ve bu yapmak istediklerimizin gerçekten bize mi yoksa başkasına mı ait olduğunun pek de farkında değiliz. Bu durum ise bizi kendimizden hızla  uzaklaştırmakta. Örneklendirme yapmak isterim bu durum ile ilgili: İzlemiş olduğu doğal yaşam videosu izleyen bir kişi hayal edin. Bu insan doğaya uyum sağlamakta epey zorlanacak bir insan olsun. Sırf izlediği videodaki hayattan etkilendiği için kendisinin de böyle bir yaşamdan çok hoşlanacağı yanılgısına kapılıyor ve doğa hayatını kendi isteğiymiş gibi benimsiyor. Hatta bu isteği o kadar irdelemiyor ki, doğada yaşamın evdeki gibi sıcak yataktan uyanmak, ocakta kahvaltısını yapmak, televizyon karşısında film izlemek, aynı anda telefonuna dalıp gitmek olmadığını hiçbir şekilde göremiyor. Bu anlattıklarımda yanlış anlaşılma olmasın ben tabii ki doğa yaşamına her insanın bir şekilde adapte olabileceği kanısındayım fakat bu tip bir yaşantının şehir hayatında yaşamaktan kat kat rahatsız edici olduğundan çoğu insanın gözyaşları ile geçireceği günlerden ibaret olabileceğini düşünüyorum.


    Lafı her zamanki gibi çok uzattım. Aslında demek istediğim şey şu: Kendimizi bulmakta çok zorlanıyoruz. Kendimizi bulmakta o kadar zorlanıyoruz ki başkasının keyif aldığı şeylerden biz de keyif alırız yanılgısına kapılıyoruz. Bakın deneme yanılma değil belki biz de keyif alırız demek yerine çok keyif alırım deyip irdelemeden geçiyoruz. Halbuki yapmak istediğimiz etkinliklerin üzerine detaylı bir şekilde tüm yönleriyle düşündüğümüz vakit anlıyoruz ki bu etkinlik gerçekten de hoşumuza gitmeyecek. Peki kendimizi bu etkinliğe sebepsizce adama sebebimiz nedir? cevap 
duygudaşlık. Bir etkinliği yapıp da mutlu bir insan gördüğümüz vakit beynimizin empati yönü ağır basıp o kişiyi kendimizmiş gibi görmeye çalışıyoruz ve bu son zamanlarda çok sık gördüğüm bir durum haline geldi. Dolayısıyla insanlar artık neyden hoşlanıp neyden hoşlanmadığını bilemez oldu. Kendimizden uzaklaştık değerli okurlar. Kendimizden uzaklaştığımızda ise yaşam belki de elimizden kayar oldu.

    Eğer bir şeyi istiyorsanız, onu elde etmeden önce irdeleyin ve karakter süzgecinizden geçirin. Karakter süzgecinizden geçirdiğiniz vakit etkinlik daha bilinçli ve akılda kalıcı derecede mutlu bir anıya dönüşecektir.

27 Ocak 2022

The French Dispatch


Yönetmen: Wes Anderson
Oyuncular: Bill Murray, Timothée Chalamet, Tilda Swinton, 
Owen Wilson, Adrien Brody, Frances McDormand, Willem Dafoe, 
Edward Norton, Saoirse Ronan
Süre: 118 dakika 
Yapım Tarihi: 10 Ekim 2021
Ülke: ABD
IMBD: 7.3/10 
Benim Puanım: 8/10


    Nereden baksanız iki yıldır bu filmi bekliyordum. Ha çıktı ha çıkacak deyip covid bahane edilip erteleniyordu. Gün geçtikçe seyircinin ilgisini kaybediyordu. Tam umutlar bitmeye yakınken film beyaz perdede yerini aldı. Filmin duyurusunu ilk gördüğümde "Oyuncu kadrosuna bak be!" demiştim kendi kendime. Sonrasında filmin detaylarını incelediğimde birbirinden farklı çekim tekniklerini gördüm. Çekim teknikleri oyuncular kadar ilgimi çekmişti. Bu çekim tekniklerini tek filmde başarılı bir şekilde uygulayabileceklerine dair şüphelerim elbette mevcuttu ama yine hoşuma gitmişti işte film güzel olacaktı ve bunu hiçbir şey gölgeleyemeyecekti. Filmin gecikmesi biraz gölgelemiş olabilirdi ama yine de film güzel olacaktı.

       Eleştirmenler açısından söylenenlere göre film, Akademi Ödülleri'nde aday olma hakkını kaybetmişti. Bu yorumları gördükçe keyfim de kaçmıştı adeta ve filmi takip etmeyi bırakmıştım dolayısıyla filmin piyasaya çıktığını da fark edememiştim. Aralık ayında filmi sinemada izleme şansım oldu. Biraz geç oldu izlemem ama güç olmadı.
        

    Film bence çok başarılı bir film idi. Kurgusu, senaryosu ve dahiyane teknikleri ile benim için izlenebilir bir film yapmışlardı. Filmi izlerken bile yüzümden tebessüm eksik olmadı. Bu anları çok seviyorum işte. Bir filmi beklersin beklersin ve ortaya Matrix 4 gibi bir film çıkacağını kurgularsın kafanda. Ama bu film hiç de öyle olmadı. Çok başarılı idi. Senaryosundaki incelik, sıcaklık ile oyuncuların ve kamera arkası ekibin başarısı filmi mükemmel hale getirmiş. Matrix 4 kadar bir pazar payı oluşturmadıkları için filmden çoğu insanın haberi olmadı. Üzülüyor muyum tabii ki hayır, çünkü bu tip sanatsal yapıdaki filmlerin reklama çok da ihtiyaçları yoktur, film kendisini gösterir kalitesi ile. Kalitesini maskelemek için sığınacağı dağlar yoktur böyle filmlerin. Lezzetsiz yapılan yiyeceği bol baharatla maskelemeye çalışmaktan farksız bir şey çünkü.

    Wes Anderson bu filmde de tarzından uzaklaşmamış. Renklerin gücü ile yoluna devam edip her bir noktadan izleyiciyi etkilemeye çalışmış. Artık Wes Anderson'ı da kaliteli yönetmenler kategorisine koyabilirim. Kendisi şu an Tim Burton ile yan yana durmakta benim sıralamama göre. Bu güzel filmi bize sundukları için yapımcıları tebrik ediyorum.

İzlemenizi şiddetle tavsiye eder, iyi günler dilerim.

01 Ağustos 2021

Merakla Beklediğim Filmler 2021

    Yıl geldi 2021'e ne kadar güzel filmler gördü bu gözler. Harika yapımlar geçirdik; fakat ne yazık son 10 yıl içinde çıkıp da kült diye nitelendirebileceğimiz çok bir film yok. Durum insanın içini burkuyor elbette, 90'lı yıllara dönüp sinemaya gitmek isterdim bu bana büyük bir zevk verirdi eminim. Sıradan hayatım çok film izlemememe karşın filmleri çok severim. Çok film izleyememe sebebim ise seçicilik denebilir. Önüme gelen viral olmuş filmleri izlemek ne yazık ki keyif vermiyor bana. Filmi izleyebilmem için öncelikle içerik ve tarzını biliyor olmam gerekir. Tabii ki son zamanlarda kendime kural koyduğum Oscar olası adayı filmleri de listeme koydum. Bu filmleri izlerken içeriğe bakmayacaktım, sadece akademi ödüllerinde aday olarak görebileceğimiz tarzda olmaları yeterli şart idi. Bu kuralı benimsemiş olmamın sebebi daha fazla film izleyebilmekten başka bir şey değil. Böyle bir kuralım olmasa doğru düzgün film izleyeceğim yok.

    Boşumuzu da yaptıktan sonra listeye geçelim, iki adet filmden kısaca bahsettim:

The French Dispatch


    Listenin ilk sırasını uzun zamandır bekliyor olduğum The French Dispatch'e vermek istiyorum. Bu film beni çok bekletti. Pandemi diye uzattıkça uzattılar filmin çıkış tarihini. geçtiğimiz kış çıkmasına garanti gözüyle bakılıyordu ve hatta Akademi ödüllerinde boy gösterecek deniyordu fakat ne yazık ki filmin çıkış tarihi yine uzatıldı. Sanırım tekrar bir aksilik çıkmazsa film bu kış seyircilerin huzuruna sunulacak.
    Oyuncu kadrosunun kaliteli olması ilk başta benim ilgimi çeken unsur oldu. İkinci olarak fragmanından gördüğüm kadarıyla harika bir görüntü yönetimine sahip olacak. Kurgu konusunda pek bir fikrim yok, senaryosu konusunda da hiçbir fikrim yok nasıl olur. Durum hikayesi gibi mi olacak yoksa olay hikayesi şeklinde mi sunulacak halen bilmemekteyim. Merakla bekliyorum bu filmi.

Babylon



    Filmden haberdar olmamın sebebi sevdiğim bir yönetmenin bu filmi yönetiyor olmasından kaynaklıdır. Sevdiğim yönetmenin ismi ise Damien Chazelle. Bildiğiniz üzere La La Land ve Whiplash adlı şaheser filmlerin yönetmen koltuğundaki kişi. First Man filminde beklenenin altında bir performans sergilemesinden ötürü bir süre sinema Damien Chazelle'in sesini duymadı (yaklaşık 1.5 yıl kadar), Ta ki Babylon adlı yapım duyurulana kadar. Sanıyorsam 2 yıl önce babylon filmini sadece ismen duyurdu kendisi ve henüz oyuncu kadrosu belli değildi. Asıl oyuncu kadrosu da açıklandıktan sonra benim merakımı çekti. Bu filmde Brad Pitt, Emma Stone, Margot Robbie'yi bir arada göreceğiz. Benim asıl ilgimi çeken isim ise Flea yani Red Hot Chilli Peppers'ın bassisti. Fleanın filmde oynuyor olması benim merakımı daha da kabarttı.
    Damien Chazelle sevmemin sebebi sanırım yönetmenlik tarzı. Çünkü sanki ben de bir film yönetiyor olsam bu adamın yönettiği şekilde yönetirdim. Bilmiyorum belki başka yaşamda kendisiyimdir kim bilir...

İyi günler dilerim değerli okurlar

23 Temmuz 2021

Son Zamanlarda Dinlediklerim #1

     Merhabalar değerli okurlar. Bu yayın standart bir yayın olacak benim için. Blog için ne kadar standart olur bilemem fakat hemen her gün yaptığım "şarkı önermek" işini blog'da da gerçekleştirmeye karar verdim. Eminim ki bu yayın serisi okuyucuların hoşuna gidecektir.

    Öncelikle şunu söylemem gerekir ki paylaşacağım şarkılar (sadece) yeni çıkış yapmış şarkılar olmayacak. Bu şarkılar şimdinin veya geçmişin ürünü olabilir. Şarkı seçimine başlıkta da belirttiğim üzere son zamanlarda sıklıkla dinliyor olduğum şarkılar yön verecek. Şarkı seçiminde ise herhangi bir türe bağlı kalmayacağım. Rock, blues, jazz, klasik ve daha nice müzik türlerini paylaşacağım yayınımda.

    Beğendiğiniz şarkılar olursa lütfen yorumlarda belirtin. İyi günler dilerim hepinize

Niccolò Paganini - Nel cor più non mi sento, MS44


Frank Zappa - Stink Foot


Talking Heads - Once in a life time


Men I Trust - Tailwhip


Men I Trust - Show me how


ABBA - Gimme! Gimme! Gimme!


Eric Clapton - Tears in heaven


Kurt Cobain - And I Love Her (Beatles Cover)











İmkansız Coğrafyalar

      Son zamanlarda okumuş olduğum ve beni gerçekten derinden etkilemeyi başaran bir kitap oldu. Çok sevdiğim ve saydığım gazeteci olan Coş...