Taylour Paige, Colman Domingo, Glynn Turman, Michael Potts
Süre: 94 dakika
Yapım Tarihi: 25 Kasım 2020
Ülke: ABD
IMBD: 7.2/10
Benim Puanım: 7/10
Merhabalar değerli okurlar sizlere bu yılın nadide güzel filmlerinden birini takdim etmek istiyorum. Yani izlemeden önce bir önyargım vardı açıkçası, ama önyargım filmi izledikten sonra yıkıldı. Gayet güzel bir işe imza atmışlar.
Bu film hali hazırda Amerika'da tiyatrolarda sık sık oynanan bir oyunun film versiyonu. Ma Rainey adındaki blues müziğin çıkışında parmağı olan ve bu işi en iyi şekilde yapan kadının çevresinde dönen olayları anlatmakta film. Dönen olaylar diyorsam yıllardan, aylardan veya günlerden bahsetmiyorum. Sadece bir günlük bir anılarını bizlerle paylaşıyorlar. Ma Rainey' black bottom şarkısının kaydı için ayrılmış bir günü konu alıyor başlıktan da anlaşılacağı üzere. film küçük bir tanıtım sonrası sanatçıların stüdyoya girmesiyle başlıyor, Ma Rainey'nin ayrılışı ile bitiyor. Siyahi halkın yaşadığı ve yaşamış olduğu sorunların üzerinde pesimist bir şekilde durmuşlar. Ama merak etmeyin klişe ile karşılaşmayacaksınız. Tiyatro oyunundan türeme olduğundan birden fazla tirat göreceksiniz filmi izlerken. Bu tabii ki tiyatro havası katıyor bir miktar ama ilk tiratı gördüğüm anda keşke dedim film tek çekim olsaydı yani Birdman, 1917 filmlerinde de gördüğümüz gibi uzun sahnelerden oluşsaydı. Gerçekten çok daha ses getirebilirdi. Keşke bu yöntemi seçselerdi, kendilerini akademide bile görebilirdik. Halen daha görme şansımız var fakat yüksek bir olasılığı yok tabii ki bunun.
Herkese merhabalar değerli okurlar. Bugünkü yazımda sizlere kendi alanımdan bir şeyler paylaşmak istedim. Ne yazık ki oyun sektörü kısa süreli, insan zihnini aptallaştıran yüzlerce oyunla kirlendi. Hyper casual adını verdiğimi tüket ve çöpe at tarzında olan oyunlar basitlikleri ve hiçbir şekilde anlamlı olmayan yapılarıyla insanların takıntılarına hitap ederek onları sadece telefon başında tutup zaman harcamasına sebep olur. O anlık, zorlanmadan yaşanan tatmin duygusundan ötürü de insanları kolayca ağlarına düşürürler. Ne yazık ki bu ağa takılan kişilerin en yoğun olan yaş grubu çocuklardır. Çocuklar hayatlarını hiçbir şey öğrenmeden boş bir ekranda şekilleri hareket ettirerek beynini öldürüyor adeta. Bu çok korkunç bir durum. Fakat benim yazılarımda asla böyle şeyler göremeyeceğinize emin olabilirsiniz çünkü benim en büyük düşmanlığım insanları robotlaştırmaya çalışan sistemleredir.
Lütfen başlıktaki oyun kelimesini görüp de geçmeyin. Bu oyunlar barındırdığı zengin hikaye, görsel şölen ve didaktik yapısıyla çok başarılı yapımlardır. Aslında ben oyun sektörünün (sektörün tamamını değil) film sektörüyle eşit durumda olduğunu düşünüyorum. Bu yapımlar o kadar başarılı seviyelere ulaşıyor ki sizleri göz yaşlarına boğabiliyor çeşit çeşit duyguları içinizde hissettirip sizlere epey faydalı bilgiler öğretebiliyor. O yüzden yargılamadan önce bir kaç tane oyun oynayın derim. Eğer bir filmden keyif alıyorsanız, hikayeye sahip ve halk tarafından beğeni görmüş oyunları oynayabilirsiniz. Blogumda paylaştığım oyunlardan başlayabilirsiniz mesela BURAYA tıklayarak blogumda paylaşmış olduğum oyunları inceleyebilirsiniz.
Lafı fazla uzatmadan size Piyasaya çıkacak olan yapımları göstereyim. Çıkış tarihlerini her oyunun başlığında parantez ile belirttim.
In The Valley of Gods (Çıkış Tarihi: Duyurulacak)
Uzun zamandır beklemekte olduğum bir oyun olduğu için Bu serinin ilk tanıtılması gereken oyunu olduğunu düşünmekteyim.
Firewatch oyunu ile büyük bir beğeni kazanmış, Valve şirketine satılmasıyla da biraz üzmüş olan Campo Santo adlı şirketin çıtayı epey yükselten oyunu. Trailer'ı izlediğimizde göze çarpan piramitler ve çöller sanırım ortamın nasıl bir yer olduğunu gösterir nitelikte. Firewatch'taki sanatsal anlayışı bozmayıp aynı şekilde bu oyunda da benzer yöntemleri kullanmışlar. Tarzlarını bozmamaları açıkçası beni sevindirdi çünkü bu şekilde devam etmek, 3A oyunlara bir meydan okumayı çağrıştırıyor benim gözümde. Hikaye konusunda herhangi bir bilgim yok fakat, güzel bir macera oyununun bizi beklediği aşikar görünüyor.
2019 yılının son aylarında çıkması planlanan oyunun 1 yıldır çıkmamış oluşu soru işaretlerini de beraberinde getirmedi değil, umarız ki ilerleme duraklamamıştır.
ROAD 96 (Çıkış Tarihi: 2021)
Son zamanlarda karavan alıp uzaklara gitme hayalimin de desteklemesiyle birlikte çok beğenebileceğimi düşündüğüm bir oyun oldu Road 96. Oyunu bugün fark ettim, aralık ayında ilk fragmanlarını yayınladıkları için olsa gerek. Hikaye açısından güzel bir çeşitlilik olacağını düşündüğüm bir oyun Road 96. Sanırım hikaye oyuncunun seçimlerine göre yönlenecek ve birden fazla sonu olacak.
Hikaye olarak anladığım kadarıyla sınırı geçmek için yollara düşen bir kişinin hayatını konu alıyor. Hikaye konusundan beni tatmin edebileceğini düşünüyorum. Eğer tatmin edici bir hikaye sunarlarsa yılın en iyi çıkış yapan oyunu şirketi olabilirler. Bafta'da ödül bile kazanabilir elbette. Oynamak için can atıyorum diyebilirim çünkü çok merak ediyorum bu oyunu. Göreller ve teknikler şahane görünüyor.
Twelve Minutes (Çıkış Tarihi: 2021)
Bu oyun, son zamanlarda pek de alışık olmadığımız kamera açısıyla karşımıza çıkıyor. Üstten görünümü olan bir kamera açısıyla yönetiyoruz tüm oyunu. Bol bol hikaye göze çarpan oyunda sanırım asıl ön planda olan tür dram/gerilim olacaktır.
Oyun, bir adamın başından geçenleri anlatmakta. Bu adamın sıkışıp kaldığı bir zaman döngüsünde neler yaptığını oyuncuya sunuyor. Anlaşıldığı kadarıyla seçimler, hikayenin işleyişi açısında büyük önem arz etmektedir. Hikayeyi işleyiş tarzları epey hoşuma gittiği için bu seride kendilerine yer ayırdım. Umarız planlanmış olduğu zamanda çıkar diyelim.
Herkese merhabalar değerli okurlar. Sizlere güzel bir gezi yazısı paylaşmak istiyorum. Bu gezi yazısında yaşamın getirdiği yorgunluğun etkisiyle yollara düşen John Steinbeck adlı yazarın 1960 yılında çıkmış olduğu yolculuğunu kendi ağzından anlatıyor. Çıktığı yolculukta neler yaptığını güzel ve özlü bir şekilde anlatmaya çalışmış yazar. Gereksiz bilgilerden uzak durup ilginç bulduğu ve tespit yapmaya değer olayları anlatmaya çalışmış kitap boyunca. Bu yüzden kitabı bir macera-yolculuk kategorisine koyamıyorum. Tıpkı Evliya Çelebi gibi memleketini gezip, gittiği yörenin beşeri ve fiziki özelliklerini güzel bir dille anlatmış. Kitabın ilk çeyreğinde güzel bir noktaya değinmiş Steinbeck. "Bu yazdıklarımı okuduktan sonra benim gibi bir yolculuğa çıkarsanız hayal kırıklığına uğrayacaksınızdır. Çünkü her bir yolculuk farklı hisler içerir." der. Yani bir yolculuğa çıkacaksanız kendi hedefleriniz olmalı. Bu düşünceye sebep olan bir yazarla olan anısını anlatır. Gerçekten desteklediğim bir düşünce oldu bu; Çünkü insanlar empatiyi derin bir şekilde yapabilen canlılardır. Kişi bir insanın anısını dinlediğinde, kendisini de o anının içinde mutlu görür fakat ne yazık ki kişinin karakterine pek de uymayan bir anıdır o. Bu bir filmdeki kötü karakteri sevmeye benziyor bence. Gerçek hayatta nefret edebileceği bir insanı sırf film güzel işledi diye seviyor; portresinin olduğu tişörlerle geziyor ortalıkta. Halk ağzında buna özentilik diyoruz, daha doğrusu toplum özentiliği dememiz gerek. Çünkü bir fisyon reaksiyonunda olduğu gibi çok hızlı yayılan bir özentilik bu. Pek düşüncesizce hareket edip, insan toplum ne dediyse ona uyup toplum özentiliği gerçekleştirilmiş oluyor.
Ne zaman bir şeyler anlatmaya başlasam konudan epey sapmaya başlıyorum nedense. Beynim bir yönde çalışmayı reddediyor adeta. Bir konuyu düşünürken, o konudan kopmak çok kolay olabiliyor.
Kitap ile ilgili yorumuma tekrar dönecek olursam; kitabı okumaktan zevk alacağınızı düşünüyorum. Steinbeck, sanırım karakterinden ötürü insanlarla tanışmak için bir çabaya girmiş. İnsanların gelip oturmaları için ikna edebilmek adına karavanını güzel içkilerle doldurmuştur. Hatta kendi kendine güzel bir yöntem de geliştirmiştir insanlarla tanışmak için. Kamp için durakladığı bir yerde yakınlarda insanlar olduğunu anladığında köpeğini o insanların olduğu bölgeye doğru salar. Biraz zaman geçtikten sonra o bölgedeki insanları köpeğin yarattığı rahatsızlıktan kurtarmak için yola koyulur ve insanlarla bu şekilde konuşacak bir şey bulup tanışmış olur. Kendince geliştirdiği yöntem epey iş görüyor, aklınızda bulunsun belki kullanırsınız bu yöntemi.
Steinbeck yolculuğunun ilk yarısından çok keyif alıyor, her anın tadını çıkarabiliyor fakat sonrasında siyaset ve halk ilişkileri canını sıkmaya başlıyor. İster istemez bölge halkının aptalca fikirleri onu karamsarlığa itiyor bir miktar. Yolculuktan aldığı keyif bir şekilde yarılanıyor. Kendisi de diyor zaten "belli bir yere kadar geçirdiğim her an hafızamda fakat bir yerden sonraki kısımlar bulanık hatırlayamıyorum". O yüzden kitabın %90 kadarı yolculuğun ilk yarısını anlatmakta.
Kitabın çok hoşuma gitmesine karşın ben sanırım böyle bir yolculuğa çıkmış olsam insanlarla pek de muhatap olmazdım. Steinbeck ile aramızdaki en büyük fark sanırım bu. Bu konu dışında bu tip bir yolculuğun her zaman hayallerini kurmuşumdur. Umarım sizlere de nasip olur böyle güzel ve huzurlu yolculuk. Okuduğunuz için teşekkür ederim ve iyi günler dilerim.
Merhaba değerli okurlar. Kış ayının temsili olan Aralık ayına 4 gün önce girmiş bulunmaktayız. Aynı zamanda 2020 ile olan dostluğumuzun sonsuza dek biteceği aydayız. Sizin oralar nasıl bilmiyorum fakat İstanbul henüz soğumadı değerli okurlar. Bir gün soğudu sanıp sıkı sıkı giyiniyorum ve dışarı çıktığımda bir bakıyorum güneş açmış ve çaresiz bedenim sıcaktan terlemeye başlamış. Bu karmaşayı pek anlayabilmiş değilim. Atmosfer adeta benimle oyun oynuyor gibi. Soğuk hava diye çıktığım yolda terliyorum ve üstüne terlediğim için de hasta oluyorum. Virüs dönemi bir nezle olmak bile insanı ürkütmeye yetiyor çünkü diğer insanlara zarar verebilecek olmak kötü hissettirebiliyor. Çok şükür nezleyi birkaç güne atlattım ve sapasağlam oldum ve başkasına da bulaştırmadım.
Öğrencilik dönemimde Isparta'da bulundum. Oranın da havası pek değişkendi ama sevdiğim mevsim olan kış mevsimini bana doya doya yaşatıyordu. kaldığım 5 sene boyunca kış aylarında keyfim hep yerinde olmuştur oralarda. Sabahları epey zorlayıcı oluyor fakat o da gülün dikeni olsun diyelim. Karda yürümek, kara bastığımda çıkan sesleri her sene özlüyorum ve her kış ilk kar yağdığında ilk defa kara basıyormuşçasına içimi mutluluk sarıyor. İstanbul'da kış aylarında bulunamadığım için tanıdıklarımdan İstanbul'un ne halde olduğunu biliyorum. Kış aylarında İstanbul'a nadiren kar yağdığını bildiğim için, kar yağdığı zaman yasak olsa dahi sokakta yürüyüşe çıkacağım. Cezayı göze alıyorum açıkçası bunun için. Her sene beni hayata bağlayan ritüellerden birini daha es geçebileceğimi sanmıyorum. İnsanları hayata bağlayan bir sürü şey vardır, bir çoğunu hayata bağlayan ise başka insanlardı. Açıkça söylemek gerekirse benimkisi hiçbir zaman insan olmadı. Beni hayata bağlayan şey doğa ve evrende saklı, bana hayatta kalmamı söyleyen bir şeyler var adeta evrende ve bunun bir canlı olduğunu hiç sanmıyorum. Bilincimin sahip olduğu bu beden de canlı bir varlık. Dolayısıyla bu beni hayata bağlayanın doğa ve evrenden sonra bana da bağlı olduğunu söyleyebilirim. Yani hiçbir canlıya bağlı değilim yaklaşımı bir konuda yanlış oldu sanırım. Neyse biraz karmaşık oldu sanırım bu konu çok da mühim değil.
2020 yılının son ayı için benim tavsiyem bu kötü geçmiş seneyi kötü bitirmeyin. Sevdiklerinizle zaman geçiremiyorsunuz, istediğiniz gibi seyahat edemiyorsunuz. Sizi kısıtlayan pandemi adında büyük bir güç var ortada. Bu sizin moralinizi bozmasın, bu son ayınızı kendinizi geliştirerek ve planlar yaparak geçirin. Virüs bittiğinde neler yapacağınızı düşünün ve bu yapacaklarınızla ilgili bir şeyler yapın. Yolculuk mu etmek istiyorsunuz? destinasyon belirleyin ve gideceğiniz yer ile ilgili derinlemesine araştırmalar yapın; Arkadaşlarınızla vakit geçirmek mi istiyorsunuz? Olası etkinlikleri düşünen ve şimdiden planlamaları yapmaya başlayın... Bununla ilgi bir mim bile yapılabilir. bu tip planlar insanı hayal kurmaya teşvik eder ve sizi mutlu eder. O sebepten ötürü düşünmek yapmanın yarısıdır derler; çünkü düşündüğünüz zaman o etkinlikten alacağınız keyfin bir kısmını alıyorsunuz zaten.
L. Birge Harrison - Kış Akşamında Yürüyüş
Kış aylarına temsilen temayı da değiştirdim, arkaplanda ve yazılarda bir takım renk değişiklikleri yaptım ve daha güzel olacağını düşünerekten beğendiğim bir tema oldu. Dışarıda göremediğim kışı bloguma getirdim.
Her birinize güzel bir aralık ayı diliyorum. Bol karlı bir aralık ayı geçmesi dileğiyle sağlıcakla kalın.
Herkese merhabalar değerli okurlar. Son zamanlarda sosyal medyada, izlediğim video ve filmlerde gördüğüm ve halka sadece bir yönden bakmaya teşvik edici yapımlar gördüm. Bu yapımların sayısı o kadar arttı ki artık insanlara ulaşmanın en büyük yaş grubu, çocukları hedef almaya başladılar. Çocukları hedef almanın ne kadar tehlikeli olduğunu sanırım benim sizlere söylememe gerek yoktur. Nörolojik olarak çocuklar, çocukken ne gördüyse hayatları boyunca gördüklerini uygularlar. Çocukluğun belli dönemleri vardır ve belli yaşa gelene kadar yönetilmiş olan bir kişinin, bireysel olarak tabularını yıkması hemen hemen imkansız bir hale gelmektedir.
Ailesi tarafından pek de umursanmayan çocuk, onu umursadığını sandığı herhangi bir şeye sarılır. Örneğin ailesine oranla daha çok destek gördüğü bir insana karşı anne veya baba rolünü rahatlıkla yükleyebilir. Bu da demek oluyor ki artık çocuğun karakterini belirleyen süreci ebeveynler yerine anne-baba modeline sahip birey oluşturur. Dolayısıyla bir çocuğun güvenli bölgesi ve hatta huzurlu bölgesi bu kişinin daima yakınında bulunur. Şimdi bu ana-baba rolünün değişmesi senaryosuna kuş bakışı bir mesafeden bakalım: Annenin ve babanın, bir çocuğun gelecek yaşantısında olacağı kişiyi belirlediğini söylemiştim. Şimdi bu anne baba ile yer değiştirmiş olan bir başka karakterin oluştuğunu düşünün. Bu karakter çocuğun artık yeni anne baba modeli olmuştur ve artık bu karakterin davranışlarına göre geleceğini belirleyecektir. Bu karakter iyi de olsa kötü de olsa artık çocuğa sahip olmuştur ve nasıl isterse o şekilde bir insan yaratacaktır. Bunun tehlikesini anlamanız için gerçek hayattan basit bir milliyetçilik örneği vereyim. Bizler doğuştan milliyetçi doğmayız, milliyetçilik bizlere öğretilir. Bu milliyetçilik uğruna korkunç şeyler de yapabiliriz, harika şeyler de yapabiliriz. Yani bu demek oluyor çocuğun anne baba modeli olan karakter bu tip bir duyguyla yetiştirilen bir çocuğu artık kölesi haline getirebilir. Görüyor musunuz bu işin ne kadar kolay olduğunu? Bir hint atasözü der ki: "Çocuklarınızı 6 yaşına kadar bana verin, 60 yaşına kadar sizin olsun." yani kısaca 6 yaşına kadar yapacaklarımı siz 60 senede yapamazsınız.
Bir önceki paragrafta anlattıklarımı iyice anladıktan sonra asıl konumuz olan "yapay" ile ilgili olan kısma geri dönebiliriz. Son zamanlarda mutlaka görmüşsünüzdür hemen her çocuğun elinden düşmeyen tablet ve telefonlu manzaraları. Bu durumda olan çocukların ailelerine de bakmanızı istiyorum aynı zamanda. Bir çocuğun bu durumda olmasının ailelerinin büyük bir hatası olduğunu göreceksiniz. Ailesi çocuğuyla ilgilenmek yerine kolay bir yöntem olan ve çocuğun anında sesini kesmesine yarayan yöntem olarak telefonu çocuğun eline tutuştururlar. Bu davranışın ne kadar korkunç olduğunu anlamayan aileler için sorunu çözdüğünü düşünüp ayaklarını uzatıp rahatlamak kendilerine hak sayılıyor. Gelişim çağındaki bir bireyin anne-baba modeli olarak seçtiği, kesinlikle "aptal" olarak nitelendirebileceğim zihni boş insanlara karşı beslediği duyguları artık anne ve baba için besleyemiyorlar. Çocuk için anne ve babası sadece ona yemek veren ve barınma sağlayan yabancılar olmaya başlıyor. Youtube'da gördüğü tipler ise ona en yakın olan insanlar olmaya başlıyor. Şimdi hiç tanımadığı hatta yakından bile görmediği ve çocuğunuzun bu insanların yolundan gitmesi sizleri rahtsız etmiyor mu? Çocuğunuzu yabancı bir insanın eline vermezsiniz ama çocukların beynini bu insanların eline vermenin siz ebeveynler için hiçbir sıkıntısı yok öyle mi? Eğer normal geliyorsa lütfen yazdıklarımı tekrardan okuyun.
Çocuklarınıza "Bu çocuk neden böyle oldu yahu?" diye kızmadan önce "Biz bu çocuğa ne yaptık?" diye kendinize sormanız gerekiyor. Çünkü o yaşta bir insan bilinçli bir şekilde hareket etmez tam anlamıyla, çevresinden gördüklerini uygulayarak hareket ederler. Yani çocuklarınız sizleri taklit etmeye çalışarak bu hayatı öğrenirler. İnsanlar gibi tüm memeliler de aynı şekilde gelişme dönemlerini sürdürürler. Avlanmayı ve iletişim kurmayı bu şekilde öğrenirler.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Fikirlerinizi yorumda belirtirseniz çok sevinirim.
Oyuncular: Gabriel Basso, Amy Adams, Haley Bennett
Süre: 115 dakika
Yapım Tarihi: 11 Kasım 2020
Ülke: ABD
IMBD: 6.6/10
Benim Puanım: 4/10
Herkese merhabalar değerli okurlar. Bu postta sizlere bir otobiyografiden uyarlanmış bir filmden bahsedeceğim. Hillbilly Elegy, J. D. Vance adlı kişinin hayatındaki zorlukları ve ailenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya çalışan bir film. Ne yazık ki film yine bir netflix filmi dolayısıyla aldığı puanlardan da şişirilmiş bir film olduğunu anlamış olmalısınız.
Aslında film için anlatacak pek de bir şey yok. Klasik kişisel gelişim kitaplarından hoşlanıyorsanız bu filmden de hoşlanabilirsiniz. Ne kadar konuyu doğru düzgün işleyememiş olsalar bile izleyici olarak filmde olan olaylar, empati duygumuzdan ötürü bizi etkileyecektir. Yani teknik anlamda biraz zorlama bir film olmuş diyebilirim.
Filmlerde aradığım en önemli unsur kurgudur benim için. Bu unsurdan ötürü kurguda yapılan hatalar ve konunun düzgün işlenememiş oluşu epey canımı sıkıyor. Sinematografi deseniz pek de iyi diyemeyeceğim. Aslında bu tip biyografi filmlerinde sinematografinin muazzam olmasını bekleyemeyiz. Bu sebepten ötürü bu konuda filme çamur atmayacağım. Asıl çamur atılması gereken kısım kurgudur. Senaryonun işleyişi o kadar can sıkıcı noktalara geliyor ki sanki filmi oldu bittiye getirmişler hissiyatı uyandırıyor. Sanki işi yapmak istemeyen insanlara zorla iş yaptırılmış gibi geliyor. Bu yüzden filmi izleyecekseniz eğer, kurgu ile ilgili çıtayı pek de yüksek tutmamanızda fayda var.
Film J.D.'nin çocukluğundan başlayıp mutlu ve düzenli bir hayata geçişini anlatıyor, bu süreçte yaşadığı ailevi sıkıntılara bizzat şahit oluyoruz ve dediğim gibi empati duygumuzdan ötürü film bazı noktalarda etkileyici olabiliyor. Düzgün olmayan bir aile yapısının ve bencilliğin ne gibi sorunlar doğuracağını tekrardan hatırlatır nitelikte diyebilirim.
Piyasaya çıkmadan önce büyük ses getireceği yönde iddiaları vardı yapımcıların ve kitabı daha önce okumuş insanların. Hatta oscar ödüllerinde yer alabileceği yönünde bir sürü film öncesi yorumlar da gördüm. Şunu dile getireyim burada: Eğer bu film akademi ödüllerine aday olursa, film sektörü çok kötü bir yere gidiyor demektir; hatta daha kötüsü, film sektörü gerçekten çok kötü bir yerdedir.
Jeremy Strong, Joseph Gordon-Levitt, Yahya Abdul-Mateen II
Süre: 130 dakika
Yapım Tarihi: 25 Eylül 2020
Ülke: ABD
IMBD: 7.9/10
Benim Puanım: 8/10
Yepyeni bir filmle daha karşınızdayım. Film tam olarak iki ay önce seyirciye sunuldu. Ne yazık ki bu film haklarını Netflix aldığından sinemalarda gösterime girmedi. Ben hep bu tip filmlerin sinemalarda izlenmesinden yanayım. Benim filmi biraz geç izlemiş olmamın sebebini de buna bağlıyorum ben. Netflix'i takip edemiyorum, nasıl oluyor bilmiyorum ama Netflix'i takip etmekte çok zorlanıyorum. Netflix, mobil oyun sektöründe "Hyper-Casul" olarak tabir ettiğimiz seri bir şekilde tüket ve seri bir şekilde terk et mantığıyla çalışmakta. Bu demek oluyor ki; Kullanıcının merakını uyandırabilecek olguları belirle ve ona göre içerik üret. İçerin ne olduğu önemli değil, sadece halkın rahatlıkla tüketebileceği bir şeyler olsun. Dolayısıyla bu mantıkla geliştirilen bu ürünler, kısa süreli tüketiminin ardından tamamen unutulup gidiyor. Bu konuya bir başka yazımda detaylı olarak değineceğim için kısa tutuyorum ve filme geçiyorum.
Film 60'lı yıllarının sonu Amerika'sında geçiyor. Özgürlükçü düşüncelerin yaygınlaştığı ve hükümetin de tehlikeli gördüğü bu harekete karşı koyduğu tepkilerin olduğu zamanı anlatıyor. The Trial of the Chicago 7 filmi, Türkçe'de Şikago Yedilisi olarak anılan bir grup aktivistin yargılanma sürecine değinmiş. Bu yedi kişi, her biri farklı bölgelerden gelmiş ve farklı statülere sahip olan insanlardan oluşmaktadır. Şikago Yedilisinin temel hedefleri arasında Vietnam Savaşını durdurmak geçmektedir. Yani hep beraber ülke çapında ses getirebilmek ve tüm dünyanın da olanlardan haberdar olabilmesini sağlamak adına Şikago'da birleşip eylemler yapmaya karar verirler. Tabii ki bu planlar yapılırken hükümetin gözü de Her bir farklı gruptan insanın toplanacağı Şikago'ya odaklanmıştır. Başarılı bir girişim olması halinde hükümete zarar verebilecek çapta bir eylem söz konusuydu. Bu yüzden güvenlik önlemleri almak yerine eylemcileri nasıl sustururuz planları yapmaya başladılar. Bu planlardan en mantıklısı olan ise eylemcileri kışkırtıp, karşı saldırıya geçmelerini sağlamaktır. Ki bunu başarırlar da, Şikago yedilisi bu planın farkında olduğundan ellerinden geldiğince eylemcileri sakinleştirmeye çalışır fakat ne fayda. Tahmin edeceğiniz gibi olaylar olur ve Şikago Yedilisinin yargılanması başlar. Yeterince bir şeyler anlattım, gerisini film izlerken öğrenmiş olursunuz zaten.
Teknik açıdan konuşmak gerekirse film benim için epey güzel bir filmdi. Hem sevdiğim dönemi işlediği için de ayrıca sevdim filmi. Sinematografi açısından birkaç sahne dışında epey güzel iş çıkartılmış. Yönetmen ve teknikleri sıradan diyebileceğimiz teknikleri güzel bir şekilde kullanmış. Hikaye zaten güzel fakat işleyişinde birkaç sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Çünkü film giriş kısmı için ortalama bir güçte, gelişme kısmı için mükemmel bir güçte fakat sonuç kısmında epey düşük bir güç. Gelişme kısmında bu kadar yükselten bir filmin finali yükseltmeyince biraz keyif kaçırabiliyor. Onun dışında film ve oyunculuklar harika denebilir. İyi seyirler dilerim.
Paul Klee, 1879 doğumlu İsviçreli bir ressamdır. Renk teorisi hakkında büyük bir bilgi birikimi olan Klee, Resimlerini çizerken adeta bu renkleri yaşıyormuşçasına kullanmıştır. Ben kendinden bahsetmeye yetecek kadar bilgiye sahip olmadığımdan sadece resimlerini sizlerle paylaşacağım. Belki sizin de ilginizi çeker ve araştırırsınız bu değerli ressamı.